Mutluluğun Sırrı

 Bazen insan elindekilerin kıymeti bilmez… Mutluluğun illa zenginlikle olacağını sanır… Asıl zenginlik yürekteki zenginliktir…. Mutlu bir aile en büyük zenginliktir… Her ne olursa olsun birbirine bağlı aile kadar güzel bir şey yoktur dünyada…  Kardelen Çiçeği'nden Yaşanmış Bir Öykü - Yazar; Perihan Akçay’ın kaleminden….

Bazen insan elindekilerin kıymeti bilmez… Mutluluğun illa zenginlikle olacağını sanır… Asıl zenginlik yürekteki zenginliktir…. Mutlu bir aile en büyük zenginliktir… Her ne olursa olsun birbirine bağlı aile kadar güzel bir şey yoktur dünyada…

Kardelen Çiçeği'nden Yaşanmış Bir Öykü - Yazar Perihan Akçay’ın kaleminden….


Mutluluğun Sırrı 


Deniz hanımla marketin önünde karşılaştık. Arabamın arkasına satın aldığım yiyecek paketlerini yerleştirirken, o da kendi otomobilini benimkinin yanına park etti. Kapılarını kilitlerken;
“-Perihan’cığım benimle gelsene. “dedi. “ Seni dünyanın en mutlu çiftiyle tanıştırmak isterim.”
“- Halimi görüyorsun” dedim.
Ertesi gün, Ramazanın ilk günüydü. Hakikaten evde çok işim vardı. Arkadaşım kendisiyle gitmem için ısrar ediyordu. Ona göre her insan, kendisine dinlenmek için mutlaka vakit ayırmalıydı. Kıramadım dostumu. Düştüm ardına…

Dünyanın en mutlu insanları, eski bir evin ilk katında yaşıyorlardı. Alışveriş ettiğim marketin tam karşında. Kapıyı bize açan küçük kadını görünce dilimi yuttum sanki. Belinin üzerinde sürünerek yürümeye çalışan yarım bir insan . Hele koridorda bekleyen tekerlekli sandalye ile mutluluğu, yan yana hiç yakıştıramadım.
Deniz hanım alışkın bir edayla, kadını neş’eli bir şekilde kucakladı. Elele odaya girdiler.

Pencerenin önündeki sedirde, yüzüne tülbent örtülmüş bir bebek uyuyordu. Yerdeki minderlere boylu boyunca uzanmış yaşlı adama, yine bacakları olmayan küçük bir erkek, su içirmeye çalışıyordu. Nasıl davranacağımı bilmez vaziyette odanın ortasında dururken, beni buraya sürükleyen arkadaşıma da kızmadan edemiyordum. Hani neredeydi mutluluk? Yarım iki insanın bir felçli insana hizmet etmesinde mi? Onlara bakmaya bile yüreğim dayanmıyordu.
Yavaşça kolumdan çekti dostum. Birlikte sedirin önündeki ince şilteye iliştik. Şimdi kadının yüzünü daha yakından görebiliyordum.
Engelli vücudunun üzerinde vakur bir baş. Hep gülümseyen bir yüz… İri siyah gözlerinde, sanki küllerin içinde parıldayan bir kıvılcım güzellik. Acımayla karışık hayranlık duygusu yüreğimi sardı. Hatırını sorduğumuz bu iki yarım insan, sonsuz bir huzurun kollarında şükürlerini belirttiler. Birbirlerine mutlulukla bakıyorlardı. Babaları felç olunca, onun bakımını da üzerlerine almışlardı. Genç anne, boş zamanlarında yazı yazmaya bile vakit bulduğunu söylüyordu. Deniz ile neşe içinde sohbet ederlerken bebeği uyandı. Ellerinin üzerinde ilerlemeye çalışan kadın, sedire doğru hamle yaptı. Kundağın ucundan çekiştirerek yavrusunu arkadaşımın kucağına verdi. 
İnce örtüyü açtığımızda, çocuğun o güzeller güzeli yüzüne bakakaldım. Aman Yarabbim!.. Ne harikulade bir teni vardı. Bir o kadar da gürbüz ve tatlı. Fakat zavallı kadın neredeyse kendi boyundaki bir bebeği kucağında taşıyordu. Eve geldim geleli bu aileye nasıl faydalı olabileceğimi düşünüp duruyordum ya…
İşte sonunda bunun yolunu bulmuştum. Bu minicik bebeği himayeme alıp,kendi evimde ona annelik edebilirdim pekala. Ona emek verip,büyütmek; sonra da bu sevgili insanlara hediye etmek ne harika olurdu.
“- Nasıl olsa sen varsın Rabbim ! Senin yardımınla başarırım. “ diyordum içimden. Buraya gelişimdeki hikmet buydu demek. Bu fikrimi ailesine nasıl söyleyeceğimi düşünürken, çocuk ağlamaya başladı. Annesinin kucağına gelince sustu. Kadın mutluluktan sarhoş, onu yanaklarından öptü.
“-Yuvama eşimden sonra gelen ikinci hediye !..” dedi bana dönerek. 
Gülüşüyle ev şenleniverdi. Sanki bu odanın her köşesine bahar gelmiş, yerleşmişti ve hiç gitmeyecekti. Birden ıstıraptan kahroldum. Allah vardı. Tabii ki her güzelliğe de vakıftı. Meleklere eşdeğer bir teslimiyetle maneviyatları mükemmelleşen bu küçücük insanlara canlarından bir parçayı da armağan etmişti. Bu mutluluğu onlara çok gören benim gibi bir zavallıya değil !... 

O anda gök perdesini, varlık alemini yırtıp hemen kaderimi tayin eden Yüce Makam Sahibine kavuşmalı, seller gibi gözyaşı dökerek ondan af dilemeliydim. Sabırsızlığım için, açgözlülüğüm için, telaşım için… Kutsanmış bu eve layık görmediklerim için…

Bedence sağlam olan bana altı evlat ihsan etmişti Yaradan. Sonra da her birini elimden tek tek almıştı yanına… Ama bu mübarek yarım vücutlu insanlara sapasağlam , hem de ne sevimli bir çocuğu layık gördüğüne göre, bir bildiği vardı elbette. 
Biz aciz kullara fikir yürütmek düşer miydi ? Onların bağrından hangi cesaretle bu canı söküp alacaktım.? Hangi cesaretle ? Gönlümün coşku dolu sesine kulak verdim.
“- Sen uzaklaş bu evden. “ diyordu bana. “ Bu evi mutluluklarıyla baş başa bırak. “
Boğazımda çözülmez bir düğüm, gözüme hücum eden yaşları zor zaptederek, o güzel insanlarla vedalaştım.

Anladım ki aşk, yoklukları hissetmeden teslim olmaktır. Özlemler içinde acılara katlanmak sonra da saadeti yedi iklime haykırmaktır. Bir de… 
Mutluluğun sırrı utanç, tefekkür ve teslimiyette gizliydi.
Bu faziletleri yeni keşfetmenin sınırsız hazzıyla kendi yuvama koştum.
[Süheyla Kitabından –Perihan Akçay]